3/12/2009 · Kategori: islami-yazilar

Müslüman kim ve Gerçek Müslümanlık nedir ?

 Öncelikle bilmelidir ki Müslüman'a bu ismi Allah vermiştir. Kelimenin Kurandaki aslı ile Müslim, teslim olan, varlığını Allaha teslim eden demektir. Kalbi ve bedeniyle, içi ve dışıyla kendisini Allaha ve Rasulüne teslim eden kişi gerçek müslümandır.

Nedir teslim olmak? 

 İnsanın her aza ve cihetinin Allah teslimiyeti farklı farklı ve kendi cinsinden olacaktır. Kalbin Allaha teslim onu Allahın razı ve hoşnut olacağı inanç, sevgi ve ahlakla doldurmak ve donatmaktır. Kalbini Allaha veren bir Müslüman, Allaha Meleklerine ve tüm Peygamberlere ve Tevrat Zebur İncil ve Kurana iman eder, öldükten sonra yeniden diriltileceğine ve kainattaki her şeyin Allahın takdiri ile meydana geldiğine inanır. Bu hususların cümlesini yürekten onaylar ve bu inancını insanlara açıklamaktan çekinmez.

Gönlünü Hakka sunan  müslüman başka değil yalnızca  Allahın sevdiklerini, mümin ve müslümanları sever ve dürüst güvenilir cömert iyiliksever yumuşak huylu merhametli samimi saygılı ve takva sahibi olur.

 Buraya kadarı kalbin Allaha teslimi, kalp düzeyinde iyi ve gerçek bir müslüman olmanın ölçüsü.

 Sırada bedenini ve vücut azalarını Allaha teslim etmek var. Evvela dilini Allaha teslim etmeli ve Onun razı olduğu kelimeleri sözleri kimseden çekinmeden söyleyebilmelidir. Allahın kulundan duymayı sevdiği en büyük kelime Kelime-i tevhit ve Kelime-i şehadettir. Allah ve Peygamberi Muhammede açıktan tanıklık ettikten sonra müslüman her yer ve zeminde Hakkı ve doğruyu söyler ve yalandan şiddetle sakınır.

 Bunun için gerçeğe mutabık bilgileri ve Kuran ve Sünnette beyan edilen hakikatleri söylemelidir. Yeri geldiğinde örneğin tesettürsüz bulunmanın yasaklığını, içki zina faiz ve kumarın haramlığını vede lüzum anında namaz oruç zekat ve haccın farz oluşunu ifade etmelidir. Hasılı müslüman dilini hayırda kullanır ve ancak yalan iftira gıybet nemime ve boş lakırdı gibi şerlerden sakınır. İfade ve söylem düzeyinde gerçek bir müslüman olmanın ölçüsüde budur.


 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

27/11/2009 · Kategori: b_ Sunnet-i Seniyye

Vazifemiz itaat, icraat değil.

Mevlana Mahmud Efendi Kuddise sirruhu :


" Dünyaya iş becermeye gelmedik, söz dinlemeye geldik "

 

Bugün müslümanların ayaklarının kaydığı bir nokta, inhirafa düştükleri bir hususta bu hakikati anlayamamalarıdır.

İmamı Rabbani hazretleri buyurur: Şeriat baştan sona bu nefsin hevasını yok etmek için nazil olmuştur. Kişi ne kadar emirlere yapışır ve yasaklardan kaçınırsa o oranda nefsinin hevasını iptal eder.

Durum böyle iken yeni zaman müslümanlarına bu husus ağır ve zor gelmiş olacakki yeni arayışlara girmişler ve hem nefsin hevasından hemden şeriattan vaz geçmemenin çaresini(!) bulmuşlar.

 

Şöyleki:

Düşünmüşler "hangi amel en üstündür, İslama hizmet.. Şu halde en büyük gaye bu olmalıdır." Demişler ve kusurlu anlayışlarındaki şu hizmeti gaye edinerek her türlü yola başvurmuşlar. Aslında yapmageldikleri işlerine adetlerine hizmet elbisesi giydirerek devam etmişler.

 

_Sakallar kesilmiş, kesmeyin dendiğinde; biz hizmet için kesiyoruz insanlar bizi sevsinki dinlesinler!
_Çarşafı çıkarmışlar, çıkarmayın dendiğinde; hizmet için çıkarıyoruz insanlar bizden ürkmesin!

_Kızları okula salmışlar, salmayın günah dendiğinde; hizmet için salıyoruz okusunlar halka hakkı anlatsınlar!
_Müzik çalmışlar, durun etmeyin dendiğinde; bizimki islami müzik hakkı anımsatıyor!

_Filim piyes çevirmişler, yapmayın layık değildir dendiğinde; bunlar dini filim doğruları öğretiyoruz!
_Kadınları çarşıda dairede çalıştırmayın dendiğinde; ordada adamımız bulunsun insanları dine ısındırsın!
_Kadın erkek beraberlikler kurmuşlar, sakının bu işten caiz değil dendiğinde manevi sohbet ediyoruz kardeşiz!

 

Her ne yapacaklarsa onu mevhum neticesiyle değerlendirip yapmaya karar vermişler ve lakin bunu irtikap harammı mekruhmu artık önemsememişler. Çünkü bozuk zanlarınca bunun neticesi hizmettir ve en büyük iş de budur. Ve hakeza.. bu kusurlu anlayışla ulemanın tabiriyle iş becerme yoluna koyulmuşlar..

 

Hazreti imam Allahtan bir müceddit olarak İslamın imdadına son zamanda yetişti ve ilan etti " Dünyaya iş becermeye gelmedik, söz dinlemeye geldik "

Halbuki söz dinlesek, haramdan mekruhtan kaçıp farzı sünneti tatbik etsek en büyük en hakiki en tesirli en süratli işler, hizmetler, hidayetler o zaman gerçekleşecek.

 

Allah anlayış basiret ve ittiba şuuru ihsan eylesin. bize ve bütün müslümanlara

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

26/11/2009 · Kategori: Cesitli Konular

Medrese Üsulünde Hafıza tekniği

Mütekaddimin ulema Allah cümlesinden razı olsun öyle diğergam öyle vefakar ve kadirşinas insanlardıki.. Kitap telifinde takip ettikleri usul sayesinde Allahın fazlı keremiyle bugün keşfedilen hafıza tekniğini tevafuken uygulamışlardır. Şöyleki; bir alim bir konu hakkında çok veciz bir kitap yazar. Ardından gelen bir diğer alim ise bu veciz metne bir şerh yazar bir sonraki bu şerhe haşiye bir sonraki bir tahkik ilave eder vesair. Böylece o ilk yazılan metin talebe tarafından ezberlenir ve şerh ve haşiyeler ise mütala edilerek o metin etarfında harmanlanmış ve metne iliştirilmiş zengin malumat deposu oluverir. İşte metin yukarda açıklanan hafıza çivisi gibi aklıda muhkem kalır, şerhler ise o metne bağlı ve ilişik olarak derhal hatırlanarak talebede zengin bir bilgi hazinesi oluverir.

 

İşte bir misal olarak mesela Ömer Nesefi usulu fıkha dair bir veciz kitap Muhtasarı metni Menarı yazar. Sonra onu El menar adıyla bizzat kendisi şerh eder. Ardından gelen bir diğer alim ise bu şerh üzerine bir diğer şerh olan Nurul Envarı yazmıştır. Bir diğeri ise bu son şerh üzerine Kamer el-ekmarı adında bir haşiye yazmıştır. Şimdi usulu fıkıh okuyan medrese talebenin ilk metni ezberlemesi kısa olduğu için kolaydır.Diğer şerhleri ise mütala eder ve sonunda ezberlediği metni hafızasından tekrar ettikçe şerhlerdeki malumatı hatırlayacak ve aslında elde edilmesi mümkün görünmeyen binlerce malumatı bu yöntemle kolayca hatırlayabilecektir. Bu usul islami ilimlerin tamanında uygulanmış ve kadim mederse usulünde tedrisat gören talebeler bu muazzam yöntemlerle en iyi şekillerde yetişmişlerdir.

 

Eski alimlerin bu üsulünü şimdilerde bulmak ise imkansızdır. Zira kendini isbat etme, insanları kendine yönlendirme hevesi yukarda övülen usulu tatbik etmeye müsade etmiyor. Bugün bir bilim adamı veciz bir metin yazsa sonra bir diğeri bunu kısa, yetersiz veya izaha mutaç bulsa derhal bir diğerini, ilkinden tamamen bağımsız bir farklısını yazmaya koyuluyor ve hafıza tekniğinin esası olan (ağaç misali) hiyerarşik malumat düzeni okuyucuların belleğinde asla oluşmuyor.


Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

20/11/2009 · Kategori: Imam Mahmud Efendi

İsmailağa Ve Menzil Tarikatları, Fark ve İttifakları

Evet muhterem kardeşim sorunu anladım. istersen bu iki cemaatin kısa süre önce bir olmaları bahsinden başlayalım. Evet Mevlana Halid bağdadi zamanında Türkiyedeki bütün Nakşibendiler bir tek cemaatti. Mevlana Halidin yüzlerce halifesi oldu ve dolayısıyla yüzlerce kollar oluştu ve cemaat bütün dünyaya yayılma eğilimine girdi.. ancak bu olay kısa zaman önce değil en az bir 200 sene önce olmuştur.. yinede kısa sayılır. neti karıştırıp cevap vermek alışkanlığım olsaydı sanana daha net malumat verebilirdim.

 

İsmailağa cemaati ve Menzil adıyaman cemaati... bu ikisinin fark ve benzerliklerini sormuşun:

Birinci fark: İsmailağa da Sünneti Rasulullaha iltizam ve ilmi Kurana istinad var.
 
Diyeceksiniz Sünnete iltizam her tarikatta var, dolayısıyla Menzilde de var, öyleyse bunu İsmailağa lehine bir fark gibi yazmak doğrumudur ?

Cevap: Sünneti Rasulullaha ittiba evet bütün dini cemaat ve tarikatların arzusudur ancak iltizam başka bir şey.

İltizam sıkı sıkıya yapışmak ve her şart ve koşulda ayrılmamak demek. Mesela sakalı kesmek ve diploma almak arasında bir tercih yapmak söz konusu olduğunda Mahmudi Bir genç diplomayı değil sakalı tercih etmektedir Neden ? Çünkü bu tarikatta sünnete iltizam var olduğu için.

Veya çarşafı kuşanmak ile bir adi diploma almak veya filanca zengin müselmanla izdivaç etmek durumuları çakışsa Mahmudi bir hanımefendi asla çarşafını çıkaracak yolu değil onu muhafaza edecek yolları tercih eder, ve hakeza..

Diplomayı, dünyalık karyer ve karizmayı ayaklar altına alıp Kuran ilimleri tahsil edecek ve icazetnameyi almak yolunu yani medreseyi tercih etmekte bu kapının Sünnete iltizam ettiğinin bir mühim nişanıdır. Onbinlerce ev-medreselerin açılıp mümin müminat gençleri Kurana ve Kuran ilimleri tefsir hadis fıkıh kelam tasavvufa yönlendirmek bu kapıya nasip olmuştur.
 
Bir kardeşim anlattı babası haliç tersanede sakalı ve şalvarıyla çalışmaktadır. Bir gün derler ya sakalllarınızı keseceksiniz yada işe devam edeceksiniz. Birkaç kardeşimiz birlikte gelir muhterem şeyhimiz Mahmud Efendi Hazretlerine durumu arzeder ve irşadlarını rica ederler.

Hazreti İmam şöyle der:

"Bizler peygamberlerin yolundan gideceğiz, gerekirse pazarlarda zeytin satacağız, limon satacağız ancak şeriatımızdan tarikatımızdan asla vaz geçmeyeceğiz."

Bende birkaç sene önceydi bizzat işittim bir genç huzura çıktı ve halini arzetti sakallı olması hasebiyle iş bulmakta zorlandığını anlatıyordu.. Efendi hazretleri etrafındakilere dönerek: Bu hükümette bu işler düzelmedimi ? diye tessüfle sordu. Sonra gence dedi: Sakın sakalını kestirme.

İşte Peygamberlerin yolu budur. Bu yolda Allah için, din ve şeriat için dünyalık imkanlardan kısıtlanmak, ablukaya alınmak, sıkınıtı ve gam çekmek var ancak yoldan dönmek, sünnetten vaz geçmek, istikametten caymak yok.

Muhammed aleyhissalatü vesselam:

"İslam Garip başladı ve yeniden garipliğine dönecek. Gariplere müjde olsun."
 
Evet Mahmud Efendinin tarikatında Sünnete bil umum ittiba olmakla beraber ba husus teheccüd vakti geceyi ihya etmek ve akabinde Allahı zikre oturmak var. Bu zikir elbette Şeyh efendiden telkin edilmiş olmalıdır.

Sonra bütün namazları erkekler kesinlikle camide cemaatle kılmak var. Bundan dolayıdırki bir kardeşimiz bir vesileyle cemaate yetişememişse namazını heman tek başına kılmaz ve yinede ismailaya gider ve orda kendi gibi belki yoldan gelmiş, geç kalmış ve cemaat olmayı bekleyen kardeşler muhakkak bulur ve yinede namazını cemaatle kılar.

 

Bu durumlar böylece kısaca bilindikten sonra, İsmailağanın menzilden bir farkı istiharesiz kimseyi tarikata almamak. Pirimiz Muhammed Bahaüddin Nakşibendin talimatı üzre bizde evvela istihare edilir sonra tarikata kabul edilir.

 

Bir diğer mühim fark, bizim tarikatımızda insanları tarikata davet etmek yoktur. Muhterem Şeyhimiz bu gerçeği bir defasında şöyle ifade ettiler: Tarikata davet yasaktır. kimseye tarikata gel denmez. ancak namaza gel oruca gel Kurana gel denmelidir. şeriata davet etmelidir tarikata değil."

Esasında bu durum Tarikatı aliyeyi Nakşibendiyenin safi halidir. Hamdolsun bu safiyeti muhafaza İsmailağaya nasip olmuştur.
 
Şimdi kardeşimiz diyecektir; İsmailağa ile Menzil tarikatlarının 'müride bakan yönüyle' farkları varsa onları yazarmısın ?

 

Cevap: Tarikatlkar birer okuldur. Ve gittiğin bir okul ne kadar kaliteyse ordan mezun olan kişi de o kadar kalifiye olacaktır. En azından İsmailağadan geçenin fikri sağlam ve himmeti yüce olur. Ben her zaman en yükseğine en mükemmeline talip olmuşum. Eminim burdaki her müslüman kardeşim benim gibidir. İslami yaşamın zirvesi ve bu zamanda kemali nasıldır bunu bilmek ve yaşamak istedim ve İmam Mahmud efendiye intisap ettim. Sonsuz kerrat Hamdolsun asla pişman değilim. Aradığımı buldummu ? Alasıyla ve fazlasıyla. O kadar ki artık burda mevzu bahis olan kemalat ve fezailin ağırlıkları altında tek kelimeyle ezildim boğuldum diyebilirim. İmam Mahmud Efendi hazretleri himmet dünyamızda bize öyle yüksek ufuklar çizdiki tamam yakaladım, işte verilecek olanı aldım, işimi tamamladım bitirdim demek mümkün değil. Dolayısıyla acziyetini idrak, kusurunu itiraf ve tevazu ve mahfiyet Mahmudilerin devamlı halleri ve pür mealleri olmaktadır.

 

'Mektebetül Hanefiye' nin sahibi fazıl ve alim bir zat Nedim Hocaefendinin şu tesbiti dikkate şayandır: "Bütün anadoluyu karış karış gezdik, onlarca Şeyhler ziyaret ettik, emin olun değil şeyh olmak Mahmud Efendi hazretlerine mürid bile olamayacak haller içindeydiler."

 

Batıda veya doğuda gerçek Meşayıha değil bu söz. Onları tenzih eder ve her daim tazim ve hürmet ederiz. Ancak bu söz Mahmud Efendi Hazretlerinin anladığı müridliğin hele hele şeyhliğin ne denli yüksek ve çetin bir keyfiyete haiz olduğunu anlatmak içindir. Onu tanımadıkça bu sözler gereği gibi anlaşılamıyacaktır maalesef.

 

İsmailağada zikir :
 
Önce latife-i kalpte ismi-Zat (Allah Allah..) ile zikre başlanır sonra (2.sene) diğer letaiflere toptan çalışılır sonra (3.sene) hapsi nefes dersi sonra (4.sene) kalben lisanen hafiyyen zikri Tehlile (la-ilahe illallah) devam edilir sonra zikirle beraber murakabe verilir ve her sene murakabenin açısı ve hususiyeti değişir.. Her ders bir sene devam edilir ilh. Zikrin en azı beşbin adettir. Bu sayı bazdır üstü açıktır, dersini yaptıktan sonra diğer bazı virdler kendince edinebilir. Son verilen ders ölene kadar devam eder.
 
Tembih: İsmi zat zikri kelime-i tevhit zikrinin evvelinde bin defa ifası ölene kadar yine devam eder.
 
Menzilde zikir:
 
İsmi Zat (Allah Allah..) ile derse başlanır ve ölene kadar devam eder. Önce beş bin adet ile başlanır sonra mürid arzu ettikçe Şeyhe yada vekiline müracaat eder ve zikrinin adedini artırmak ister, uygun görülürse artırılır.Tarikatın tembih ettiği sayıdan bir fazla yapamaz veya başka bir vird asla edinemez. dersin senelik peryodu yoktur, kişinin müracaatı ve vekilin mutabakatı esastır.

Kalıcı Bağlantı Yorum (5) Yorum yaz!

16/10/2009 · Kategori: c_ Fikhi Mevzular

Başını Açarak İslama Hizmet davası

Soru: İntihar ferdin kendi hayatına bilerek son vermesidir ve haramdır. Ancak binlerce kişinin hayat hakkının korunmasına vesile olmak için kişinin kendi hayatını sona erdirmesi (yani intiharı) şer'i bir sebep, bir mazeret olmakta ve haram olan bir iş helala dönüşebilmektedir. Aynı böyle başkalarının dini hayatı, hidayeti için kendi dini yaşamına zarar vererek okullarda başı açık olarak okuyan kızlara müsade çıkmazmı ? 

Cevap:

Evvela savaşta mücahidin hareketini doğru okumalıdır, zira ordaki fiil asla intihar olarak addedilmiyor. Dinin en temel bir hükmü: ame
ller niyetlere göredir." Beline sardığı bombayla düşman tankının altına atlayan mücahit gerçekte kendi hayatını öldürmeyi kastetmez. Dolayısıyla amel zahirde canına kasıt gibi gözükse de aslında değildir. Bu durum eskiden yalın kılıç düşman safına dalmaya benzer ve sonucu kesin ölüm olsa bile intihar addedilmez. Yüksek islam müçtehitlerinin görüşü: Düşmana zaiyat vereceğini uman kişi, sonucu aklın gözüyle kesin ölüm olacak bir dalışa girişebilir ve bu mücahidin ölümü asla intihar değildir"

 

Şu halde tek şart var; Düşmana zaiyat vermek umudu mücahidin kalbinde var olsun..

 

 Bu meseleyi bugüne uyarlayıp bir kızın başkalarının sözde hayat ve hidayeti için kendi zarar ve ölümünü tercih etmesine benzetmek ve bu yolla tesettürsüzlüğe ve karışık yaşama müsade çıkarmak hatadır, batıl kıyastır.

 

Mücahidin ölmek pahasına düşman safına dalmasını başkalarının yaşamı için şeklinde okumak yukarda açıklandı hatadır, aldanıştır. Zira mücahidin ordaki en birinci hedefi ve maksadı düşmanın ölüm ve imhasıdır. ve belki kendi canına kastedecek fiili işlemesi bu maksadını gerçekleştirebileceğine dair az bir umuduna bağlıydı. Başkalarının yaşamı ve dinin vatanın namusun sıyaneti ise düşmanın imhasının neticeleri olacaktır.

 

Şimdi bir müslüman kızcağız terki tesettür ve terki hicab ile hangi düşmanın neyine zarar berebilir ? Eğer verecek olsaydı düşmanlar elbette o kapıyı da kapatır ve karşı taarruza geçerlerdi. Ancak görünen o ki bu son durumdan gayet memnun ve keyiflidirler. Ahkamı ilahiyeyi çiğneyerek ahkamı diniyeye hizmet, kuru bir hayal ve belki gerçek intihardır.

Hafazanallahu ve sair ihvanana fiddin

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::